Toplumsallaşma ve Bireylerarası İletişim

İletişim bilimiyle ilgili kaynaklara göre 4560’ dan dan fazla, iletişim tanımı bulunmaktadır ve bu tanımların hiçbirine yanlış diyemeyiz. Nitekim bir tanım yapmamız gerekirse “İletişim; iletinin kaynak (oluk) yoluyla kodlanarak izler kitleye (ilgili herkes tarafından) aktarılmasıdır” diye tanımlayabiliriz. İletişim öğelerinde olan oluk (beş duyu organımız) ne kadar çok hitap ederse; iletişimin kalitesi olumlu yönde artış gösterecek ve sağlıklı bir iletişim kurulabilecektir. İletişimin tüm bu süreçleri dışında, “anlaşılabilirlik” çok önemli bir unsurdur. Nitekim iletişimi başlatan kaynak iletisini, açık ve anlaşılır bir dilde kodlamayıp gönderirse, bu iletişim istenilen düzeyde gerçekleşmeyecektir.

İnsanoğlu doğası gereği sosyal bir varlıktır. Nitekim hep birlik içinde yaşama duygusuyla doğar ve öyle yaşamımızı sürdürürüz. Yaşam boyunca da bu birlikteliği sürdürmek açısından “iletişim sürecine” müdahilizdir. Bilgi vermek, bilgi almak, yardım etmek, yardım istemek, söz vermek, ifade etmek ve düşüncelerimizi anlatmak ya da başkasının duygu ve düşüncelerini öğrenmeye çalışmak gibi nedenlerden dolayı belli bir yapı ve düzen içerisinde iletişim kurarız. Bu iletişim sürecinde farkında olarak ya da olmadan sergilediğimiz davranış kalıpları ve söylemlerin pek çoğu öğrenilmiş davranışlardan oluşur.

Bireyler arası iletişim sürecindeki insan, kısa sürelerle hem bilgi kaynağı hem de alıcı olmaktadır; bilgi kaynağı olduğunda bilgiyi üretmeye, hedef olduğunda ise gelen bilgileri yorumlamaya çalışmakta ve her iki durumda da kendi içerisinde iletişimi gerçekleştirmek zorundadır[1]. Bu gerçekten hareketle, bireylerin belli bir toplumda belirli şeyleri öğrenmeleri toplumsallaşma süreci içinde gerçekleşir. O halde toplumsallaşma insanın kendine uygun davranışları öğrenmesi ve gelecek nesillere “iletişim yoluyla” aktarım sürecidir. Birey bu sürecin sonunda bir kimlik kazanır ve içinde bulunduğu sosyo-kültürel alanda bu kimliği sergiler. Toplumsallaşmada en önemli kurum ise aile olup, en önemli dönem ise bebeklik ve çocukluk dönemleridir.

Aile, insan yaşamında en önemli ve ilk toplumsallaşma kurumunu oluşturur. Yeni doğan bir çocuk, önce aile çevresi içinde toplumsallaşma sürecine girmektedir. Anne bebeğin yaşamında son derece önemli bir kişidir. Çocuğun beslenmesi, bakımı, ona gösterdiği şefkat ve sevgi ile çocuk başkalarına olan güven hissini kazanır. Bebekliğin ilk aylarında anne tarafından gönderilen mesajlar aynı zamanda çok önemli bir olgu olan dilin ilk sözcükleri ve uygulamalarıdır. Bebek önce kelime öncesi çeşitli jestler ve mimikler ile duygularını ve ihtiyaçlarını ifade ederken, daha sonra kullandığı dil yoluyla çevresiyle iletişim kurar. Ancak, belirli bir dili kullanmadan önce geçen süre içindeki jest ve dokunma yoluyla olan iletişim de bebek için çok önemlidir.

Böylece, çocuk ve anne-baba arasında kurulan güven duygusu ile olumlu iletişim ve dilin temelleri atılır. Bütün çocuklar bir aile içinde doğar ve bu kurum içinde toplumların temel karakteristik yapılarını oluşturan değer, norm, inanç ve bilgi sistemlerini öğrenirler. Yapılın çalışmalarda ebeveynlerin çocukları üzerinde önemli etkileri olduğu saptanmış ve özellikle çocukların cinsiyet rolleri, alkol ve uyuşturucu, başarı ve saldırganlık konusundaki görüşlerine temel oluşturduğu görülmüştür. Diğer bir deyimle çocuklar aile içindeki ebeveynlerinin tutumlarından etkilenerek bu tür alışkanlıklara karşı bir görüş oluşturmaktadırlar.

İnsanoğlu dünyaya geldiğinde, savunmasız, korkak, yiyecek ihtiyacı duyan bir varlıktır, dışa yani aileye bağımlıdır. Bu süreç içersinde, ailenin bebeğin ihtiyaçlarını gidermesi, onu eğitmesi ve onu sahiplenmesiyle doğru orantılıdır. Bu iletişim sürecinde farkında olarak ya da olmadan bir şeylere ikna ediliriz ya da çevremizdeki insanları vermek istediğimiz mesajlar doğrultusunda ikna ederiz. Ailede başlayan ve bizlerin bebeklikten günümüze kadar öğrendiğimiz bilgiler ve davranış kalıplarıyla bir kimlik olarak sergilememizle ortaya çıkar.

Toplumsallaşma ikna ile doğru orantılıdır, toplumsal yaşamda sürekli maruz kaldığımız ya da maruz bıraktığımız ikna son derece önemli bir göreve sahiptir. İkna günlük yaşamda kalmayıp kitle iletişim araçları sayesinde siyasi iktidarların geniş kitleleri yönetme amacını da sağlar. Propogandayı bir toplumsallaşma çeşidi olarak görebiliyoruz. Kitle iletişim araçlarının insanlar üzerindeki etkisini araştıran Harold Lasswell yaptığı araştırmalar ile önemli iletişim kuramlarından biri olan Hipodermik Şırınga Modelini ortaya çıkarmıştır.

Araştırmada, kitle insanı propagandaya karşı direnecek eleştirel bir akıldan ve bilgi birikiminden yoksun olduğu takdirde etki altına alınabileceği üzerinde durmuştur. Nitekim toplumsallaşma sürecinde en önemli unsur aileyken en önemli dönemde bebeklik olması tesadüf değildir. Aileler çocuklarına toplumsal kimliklerini, öğretilerini ve bilgilerini bir şırınga gibi bebekliği süresince çocuğa empoze etmektedir. Araştırmaya geri dönmek gerekirse, kitleler, çobanlar tarafından yönlendirilen sürü olarak görülüyordu. Ekonomik siyasal ve entelektüel seçkinler, kitle iletişim araçlarını kullanarak bu insanları yönlendiriyorlardı[2]. Araştırmanın verdiği bu veri ile hedef ne kadar az bilgiliyse ve sorgulayıcılıktan uzaksa ikna olma olanağı o kadar yüksektir (tıpkı bebekler gibi). Bu çalışma, gücü elinde bulunduran insanların toplumsallaşma ve kamuoyu oluşumunu ne denli etkileyebileceklerinin en açık örneklerinden biridir,

Aynı şekilde 1945’te Spitz tarafından yetiştirme yurtlarında yetişen çocuklar üzerinde yapılan araştırmalar bu çocukların normal ailelerin yanında yetişen çocuklardan fiziki, sosyal ve duygusal açıdan daha geri olduğunu göstermiştir. Bilim adamları bu durumun en temel nedeninin sosyal iletişimsizlik olduğu konusunda fikir birliğine varmaktadırlar. Dış dünyaya kapalı büyüyen çocuklar, algılarını ve bilgilerini verilenin dışında geliştiremedikleri ve local anlamda bir toplumsallaşma yaşadıkları için, kısıtlı bir iletişim çevresinde verilen bilgi kadar kendilerini geliştirebildikleri görülmüştür.

Toplumsallaşma ve bireyler arası iletişimde, çevrenin faktörü büyük ölçüde bireyleri etkilemektedir. Nitekim herkes içinde bulunduğu sosyo-kültürel sınıfa göre iletiler üretmektedir. İstanbul Fatih semtinde oturan bir insanın bir Ferrari otomobilinin kaç begir gücünde olabileceğini muhtemelen bilmeyecektir, çünkü bulunduğu ortamda pek tercih edilmeyen bir araç olacaktır Ferrari. Nitekim toplumsallaşma çevre ile meydana gelir. Bu çevrenin aidiyetine göre de bir dil oluşur. Kırsalda oturan bir kimsenin, birini yolcu ederken “uğurlar ola.” demesiyle, kentsel bir yaşaman süren birinin “görüşmek üzere” demesi, bireylerin arasındaki iletişimi çevrenin ne denli etkileyebileceğine örnek olarak addedilebilir. Nitekim toplumsallaşma için, çevresel faktörlerin devreye girmesinden önce, çocuk ailede sosyalleşmeye başlar ve sonrasında model aldığı insanlardan etkilenmesi sonucunda topluma ayak uydurur. Örneğin, İstanbul’da veya Mardin’de büyüyen iki çocuğun yetiştiriliş tarzları ve etkileşimleri farklı olacağı için, insanlar arasındaki iletişimin yönü ve farklılığı tıpkı Mardin ve İstanbul’un coğrafya farklılığı gibi farklı yönde olacaktır.

Yaklaşık olarak her ülkede eğitim yaşı 6-24 yaş arasında değişmektedir. Belirli yaşa geldikten sonra gerekli olan eğitimini alan insanları da ikna sürecine dâhil olmuş olarak değerlendirebiliriz. Eğitim bilimcilerin yaptığı tanıma göre eğitimin tanımı şöyledir: ‘eğitim, istendik yönde davranış değiştirme sürecidir.[3]’ Aslında her birimiz farkında olmadan devletlerin belirlediği ideolojik yaklaşımlar çerçevesinde bize öğrenmemiz istenen davranış kalıplarını öğretiliyor ve bunun çerçevesinde iletişimimizde bu yönde bir değişime maruz kalıyor. Okulda öğretmenlerimizin, evde ise ebeveynlerimizin tutum ve davranışlarıyla verdikleri eğitim, olaylara olan yaklaşımlarımızda doğrudan etkili olmaktadır. Bu bağlamda davranışçılık kuramının öncülerinden olan Watson’ın “Bana bir düzine sağlıklı çocuk verin, gelişigüzel seçtiğim her bir çocuğu kendi seçtiğim herhangi bir alanda –doktor, sanatçı, hakim – uzman yapacağıma garanti veririm. Hatta dilenci ve hırsız bile yaparım, yetenekleri ve becerileri ne olursa olsun” sözü eğitimin bizi aileden sonra toplumsallaşma yönünde bazı davranışları ikna ettirme süreci olduğunu kabul edersek, toplumsallaşmanın aileden başlayıp, okulda da devletsel olarak devam ettiğini görmüş olacağız.

NOT: Profesör Doktor Ahmet Halûk YÜKSEL tarafından İletişim Tasarımı ve Yönetimi Bölümü 2.Sınıf dersi olan Bireylerarası İletişim dersi için hazırlanmış bir ödevdir.


[1] Dökmen, Üstün. Sanatta ve Günlük Yaşamda İletişim Çatışmaları ve Empati.

[2] Yaylagül, L.(2010). Kitle iletişim kuramları: Propaganda/uyarıcı tepki/Sihirli Mermi/Hipodermik İğne Modeli. Ankara: Dipnot yayıncılık

[3] Şimşek, A.(2009). Öğretim Tasarımı: Eğitim. Ankara: Nobel Yayın Dağıtım

Bunlar ilgini çekebilir

eBülten Üyeliği